Filtreler
Karaciğer lipomu: Olgu sunumu

Aydemir, Selim | Erdem, Oktay | Cömert, Mustafa | Erdem, Zuhal | Engin, Hüseyin | Üstündağ, Yücel

Article | 2005 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi4 ( 2 ) , pp.125 - 127

Karaciğerde lipomatöz tümörler oldukça nadir görülen lezyonlardır. Bu lezyonların çoğunlukla asemptomatik olması nedeniyle genellikle radyolojik incelemelerde tesadüfen tanı almaktadırlar. Malign dejenerasyon riski olmaması, radyolojik görünümünün karakteristik olması nedeniyle perkütan biyopsi veya cerrahi gerekli değildir. Karın ağrısı şikayetleri ile başvuran ve yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografide karaciğerde 38x30 mm boyutunda hepatik lipom ile uyumlu lezyon saptanan 52 yaşındaki kadın hastayı sunduk. Hepatic lipomas are extremely rare lesions. Because these lesions are asymptomatic, they are usually discovered in . . .cidentally. There is no risk of malignant degeneration, and because the imaging appearance of lipomas is characteristic, percutaneous biopsy or surgery is usually unnecessary. We present a 52-year-old woman with abdominal pain and hepatic mass (38x30 mm in diameter) compatible with lipoma on ultrasonog-raphy and computed tomography Daha fazlası Daha az

Melanozis ilei ve melanozis koli birlikteliği: Olgu sunumu

Harmandar, Ferda | İlikhan, Sevil | Üstündağ, Yücel | Aydemir, Selim

Article | 2011 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi10 ( 1 ) , pp.37 - 39

Kolonda melanin pigmenti birikimi nadir olmayan bir durumdur, fakat ince barsakta melanin pigmeti depolanması çok nadir olarak görülür. Biz bu yazıda sadece kalın barsakta değil aynı zamanda ince barsakta da melanin pigment birikiminin görüldüğü bir vakayı rapor ettik. Elli üç yaşında erkek hasta, karın ağrısı, özellikle yemeklerden sonra olan şişkinlik ve gaz şikayetleri ile başvurdu. Hastanın 3 yıldır kabızlık şikayeti olup, son 2 aydır şikayeti artmış. Hasta uzun süre sinameki çayı ve karışık bitkisel çaylar ile kabızlık sorununu düzeltmeye çalışmış. Bu hastanın herhangi bir sistemik hastalığı mevcut değildi. Hastanın kolonoskopi . . .k incelemesinde tipik melanozis koli görünütüsü izlenmiş olup, koyu kahverengi pigmentasyon artışının daha çok çekum ve çıkan kolonda olduğu gözlemlendi. İlginç olarak aynı görünüm ileumda da vardı. Kolondan ve ileumdan biyopsiler alınarak patolojiye gönderildi. Mikroskopik incelemede ve immünohistokimyasal boyamalarda, ileum ve kolondan alınan örneklerde, histiyositlerde Mac 387 ile ve melanofajlarda S 100 ile reaksiyon izlendi ve böylelikle histolojik bulgularla melanozis koli ve melanozis ilei tanıları kondu. Melanozis koli nadir görülen bir durum değildir ve özellikle cascara, sinameki, aloe ve rhubarb gibi bitkileri içeren laksatif kullananlarla birliktelik gösterir. Bitkisel çay kullanım hikayesi olmayan hastalarda da görülebilir. Bizim olgumuz 1 yıl kadar sinameki çayı son 1 yıldır da sinameki yaprakları içeren karışık bitki çayı kullanmıştı. İnce barsaklarda melanin birikimi çok nadir rastlanan bir durumdur. Rutin endoskopik incelemlerde ince barsakta en sık duodenum ve distal ileumda görülmektedir. Melanin depolanmasının ince barsakta neden daha nadir görüldüğü ve etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Pigment dağılımı kolonda da homojen olmadığından, bu durum kolon ve ince barsakta makrofaj dağılımının farklılığından kaynaklanıyor olabileceğini düşündürtmektedir. Belki de kolonoskopik incelemede ileumun daha az görüntülenmesi sebep olabilir. Melanosis of the colon is not uncommon, but black pigmentation of the small intestine is extremely rare. We report a case in which we observed melanosis not only in the colon but in the ileum as well following the use of mixed herbal tea including senna leaves. A 53-year-old male presented with abdominal cramps and bloating, especially after eating. He had suffered from constipation for 2-3 years and these symptoms had increased in the last 2 months. He had used tea from senna leaves for one year and then a mixed herbal tea for the last year to achieve defecation. This patient had no other systemic diseases. In his colonoscopic examination, we noted the typical appearance of melanosis coli. We observed that the hyperpigmentation was more intense in the cecum. Interestingly, the pigmentation was also seen in the ileum. Multiple biopsies were taken and sent for pathology. On microscopic and immunohistochemistry examination, reaction was seen on histiocytes with Mac 387 and focal reaction on melanophages with S100 on the samples taken from both the colon and small intestine. Based on the histological findings, the diagnosis of melanosis coli and melanosis of the small intestine was made. Melanosis of the colon is not uncommon and has been associated especially with the ingestion of anthracene-line laxatives (including cascara, senna, aloes and rhubarb), although it can be observed in patients without such history. Our patient had consumed a mixed herbal tea for the last year. He had also used tea from senna leaves for one year before using the mixed herbal tea. Melanosis of the small intestine is an extremely rare finding in the most readily visualized areas during routine endoscopic evaluation, including the duodenum or distal ileum. Why the deposition of melanin pigments in the small intestine is rare remains unclear. The less frequent observation of melanosis in the small intestine compared to the colon may be attributed to the facts that the pigment location is not uniform, maybe due to differences in macrophage distribution between the colon and ileum, or because the ileum is less visualized during a routine colonoscop Daha fazlası Daha az

SULT1A1 R213H gen polimorfizmi ile mide kanseri arasındaki ilişki

Çelik, Sevim Karakaş | Ateş, Nurcan Aras | Mamur, Badel Arslan | Türkmenoğlu, Mehmet Özgür

Article | 2016 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi15 ( 2 ) , pp.50 - 53

Giriş ve Amaç: Ülkemizde gastrointestinal sistem kanserleri, akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanserlerden birisidir. Mide kanseri ise gastrointestinal sistem kanserlerinin en sık rastlanılan tümörüdür. Yapılan çalışmalar, ksenobiyotik metabolizmasından sorumlu genler- deki polimorfizmlerin bireylerin kanser riskini değiştirebileceği üzerine yoğunlaşmaktadır. Sülfotransferazlar, ksenobiyotik metabolize eden enzim grubunda bulunmakta olup, bu enzim grubu endojen ve eksojen kimyasalların detoksifikasyonu ve biyoaktivasyonunda rol oynamakta- dırlar. Bu çalışmada SULT1A1 gen polimorfizmi ile mide kanseri ara- sında ilişkinin ara . . .ştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: SULT1A1 geni R213H polimorfizmi 59 mide kanseri hastası ve 80 kontrol bireyde polimeraz zincir reaksiyonu/restriksiyon parça uzunluğu polimorfizmi yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ile hasta grubunu oluşturan mide kanserli bireyler karşılaştırıldığında, SULT1A1 Arg/His genotipini taşımanın mide kanseri açısından koruyucu etki gös- terdiği tespit edilmiştir (p=0.017). Ayrıca sigara içmeyen bireylerde Arg/ His genotipinin koruyuculuk etkisinin daha da belirginleştiği dikkat çek- mektedir. Sonuç: Sonuç olarak elde edilen bulgular SULT1A1 His poli- morfizmini heterozigot taşıyan bireylerin mide kanseri patogenezinde rol oynayan karsinojenlere karşı daha iyi bir koruma sistemleri olduğunu göstermektedir. Background and Aims: After lung cancer, gastrointestinal cancer is one of the most common cancers in our country. Gastric cancer is the most common gastrointestinal cancer. Recent studies have been fo- cused on polymorphisms in genes responsible for xenobiotic metab- olism that may alter the risk of cancer. Sulfotransferases are in the group of xenobiotic metabolizing enzymes involved in the bioactiva- tion and detoxification of endogenous and exogenous chemicals. In this study, we aimed to investigate the relationship between SULT1A1 gene polymorphisms and gastric cancer. Material and Methods: SULT1A1 R213H gene polymorphisms were determined in 59 gastric cancer patients and 80 control subjects by using polymerase chain re- action-restriction fragment length polymorphism. Results: Our results indicate that SULT1A1Arg/His genotype carriers have increased protec- tion against gastric cancer compared with the control group. In addi- tion, it is noteworthy that the protective effect of the Arg/His genotype is more pronounced in non-smoking individuals. Conclusion: These findings suggest that heterozygous individuals for the SULT1A1 R213H polymorphism have better protection against carcinogens that play a role in the pathogenesis of gastric cancer Daha fazlası Daha az

Standart üçlü tedavi ile eradikasyon sağlanamayan Helicobacter pylori enfeksiyonunda lansoprazol, ranitidin bizmut sitrat, tetrasiklin ve metronidazolden oluşan dörtlü tedavinin etkinliği

Aydemir, Selim | Bayraktaroğlu, Taner | Üstündağ, Yücel | Borazan, Ali | Sekirmez, Nedret | Aktunç, Erol | Numanoğlu, Gamze

Article | 2004 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi3 ( 3 ) , pp.129 - 133

Giriş ve amaç: Standart üçlü tedavi ile Helicobacter pylori (H. pylori) eradikasyonu sağlanmayan olgularda ikinci tedavi ile eradikasyon daha zordur. H. pylori eradikasyon başarısızlıklarında uygulanacak tedavi kombinasyonları kesin belirlenmemiştir. Bu çalışmada lansoprazol, amoksisilin ve klaritromisin (LAK) ile yapılan standart üçlü tedavi ile H. pylori eradikasyonu sağlanamayan olgularda lansoprazol, ranitidin bizmut sitrat, tetrasiklin ve metronidazolden (LBTM) oluşan dörtlü tedavinin etkinliğini araştırdık. Gereç ve yöntem: Peptik ülser hastalığı veya nonülser dispepsi nedeniyle standart üçlü LAK tedavisi verilen ve H. pylori . . .eradikasyonu sağlanamayan toplam 36 olgu çalışmaya alındı. Bu olgulara lansoprazol (2x30 mg), ranitidin bizmut sitrat (2x400 mg), tetrasiklin (4x500 mg) ve metronidazolden (3x500 mg) oluşan dörtlü tedavi 14 gün verildi. Tedavinin bitiminden iki ay sonra endoskopik biyopsi ile H. pylori eradikasyonu değerlendirildi. Bulgular: Olgulardan beşi tedavi bitiminde kontrole gelmediğinden çalışma dışı bırakıldı. Dörtlü tedavi ile H. pylori eradikasyon oranı çalışmaya alınan tüm olgular değerlendirildiğinde %58.3, çalışma sonunda kontrole gelen olgular değerlendirildiğinde ise %67.7 saptandı. Sonuç: Bölgemizde standart LAK tedavisi ile H. pylori eradikasyonu sağlanamayan olgularda LBMT dörtlü tedavi kombinasyonunun başarı oranını oldukça düşük bulduk. Bu durumun ülkemizdeki metronidazol direncinin yüksek seviyelerde olması ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz. Ülkemizde farklı bölgelerde H. pylorinin antibiyotik direnç durumunu ve tedavi başarısızlığı sebeplerini değerlendiren araştırmalara ihtiyaç vardır. Background/aim: Successful eradication of Helicobacter pylori (H. pylori) infection after failure of standard triple therapy is difficult. There are no guidelines on second-line therapies for H. pylori eradication failures. In the present study we investigated the efficacy of a 14-day quadruple regimen combining lansoprazole, ranitidine bismuth citrate (RBC), tetracycline and metronidazole as rescue treatment for Helicobacter pylori infection after failure of standard triple therapy combining lansoprazole, amoxicillin, clarithromycin (LAC). Materials and methods: A prospective study was designed consisting 36 patients infected with H. pylori and diagnosed with peptic ulcer or non-ulcer dyspepsia in whom triple therapy with LAC had failed. The patients were treated with quadruple therapy including lansoprazole, 30 mg twice daily, RBC, 400 mg twice daily, tetracycline, 500 mg four times daily, and metronidazole, 500 mg three times daily, for 14 days. Two months after completion of therapy, endoscopic biopsy evaluation was performed to confirm eradication. Results: Five cases who did not attend to the appointment were excluded from the study. With quadruple therapy, the H. pylori eradication rates were 58.3% by intention-to-treat analysis and 67.7% by per protocol analysis. Conclusion: The success rate of quadruple therapy with LBTM was found to be low in patients in whom standard triple therapy had failed in western Blacksea region. This finding may be explained by higher rates of metronidasole resistance in our country. We conclude that further studies about the drug resistance rates and explanation of reasons for treatment failure must be carried out Daha fazlası Daha az

Pankreasın seröz kistadenomu (Mikrokistik adenom): Olgu sunumu

Doğan, Gün Banu | Bahadır, Burak | Kökten, Neslihan | Uçan, Bülent Hamdi | Özdamar, Şükrü Oğuz

Article | 2006 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi5 ( 2 ) , pp.130 - 133

http://www.trdizin.gov.tr/publication/paper/detail/TmpZMU56ZzQ= https://hdl.handle.net/20.500.12628/226

Non alkolik steatohepatitli hastalarda antinükleer antikor prevalansı ve önemi

Aydemir, Selim | Tekin, İshak Özel | Engin, Hüseyin | Koçak, Erdem | Demir, Ayşe Semra | Üstündağ, Yücel

Article | 2005 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi4 ( 3 ) , pp.158 - 161

Giriş ve amaç: Non alkolik steatohepatitli (NASH) hastalarda anti nük­leer antikor (ANA) pozitifliği gösterilmiş olmasına rağmen, ANA pozi­tifliğinin prevalansı ve önemi halen tam olarak bilinmemektedir. Bu ça­lışmanın amacı NASH hastalarında ANA prevalansı ve ANA pozitifliği­nin biyokimyasal parametreler ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: Histolojik olarak NASH tanısı almış toplam 55 hastanın laboratuvar verileri retrospektif olarak değerlendirildi. ANA Hep2 hücreleri ve maymun karaciğer dokusu kullanılarak indirek immunfloresan tekniği ile araştırıldı. 1:100 ve üzeri pozitif olarak değerlendirildi. Bulgular: Hasta­ların . . . yaş ortalaması 43.1±10.4 yıl idi. Toplam 55 NASH hastasının 21'i (%38) kadındı. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 29.9±3.1 kg/m2 idi. ANA 55 hastanın 14'ünde (%25) pozitif bulundu. ANA pozi­tif ve negatif gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet dağılımı, VKİ, ALT, AST, GGT, ALP, albumin, total kolesterol, trigliserid ve fer-ritin açısından gruplar arasında istatistiksel fark saptanmazken (p>0.05) globulin seviyesi ANA pozitif grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu ( Daha fazlası Daha az

Gaucher hastalığı: İki olgu

Aydemir, Selim | Üstündağ, Yücel | Sert, Mehmet | Sayarlıoğlu, Hayriye | Yenidünya, Sibel | Numanoğlu, Gamze | Tanrıverdi, Alper

Article | 2005 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi4 ( 1 ) , pp.60 - 63

Gaucher hastalığı beta glukoserobrozidaz genindeki mutasyon sonucunda gelişen, otozomal resesif kalıtımla geçen, lipit depo hastalığıdır. Mutasyon sonucunda enzim aktivitesindeki azalma sonucunda retikuloendotelial sistemde makrofajlarda glukoserobrozid birikimi olur. Nörolojik komponenti olup (tip 2 ve 3) olmamasına (tip 1) göre klinik üç subtipi vardır. Hastalar sıklıkla hepatosplenomegali, anemi, trombositopeni ve kemik ağrıları vardır. Biz birinde siroz gelişmiş iki tip 1 Gaucher hastasını sunduk. Gaucher's disease is an autosomal recessive glycolipid storage disorder caused by mutations in the beta glucocerebrosidase gene. This . . . defect leads to reduced enzyme activity with accumulation of glucocerebroside in the macrophages of the reticuloendothelial system. Three clinical subtypes of Gaucher's disease have been described on the basis of the absence (type I) or presence (types II and III) of a neurological component. Type I is the more common subtype. Common presenting features include hepatosplenomegaly, anemia, thrombocytopenia, and often bone pains. We present two cases with Gaucher disease type 1, one of whom also had cirrhosis Daha fazlası Daha az

Kronik aktif hepatit B tanılı hastalarımızın tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi

Başarır, İbrahim | İlikhan, Sevil | Harmandar, Ferda | Soyaltın, Utku Erdem | Aydemir, Selim | Üstündağ, Yücel

Article | 2013 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi12 ( 2 ) , pp.58 - 65

Giriş ve Amaç: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastorenteroloji Kliniğinde tedavi edilen kronik hepatit B olgularımızı retrospektif olarak değerlendirerek uygulanan ajanların; antiviral etkinliklerinin ve ilaç yan etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2001-2010 yılları arasında gastroenteroloji kliniğinde tedavi edilen 241 hastanın; tedaviye yanıt ve direnç oranları ile ilaç yan etkileri incelen - di. Bulgular: Karakteristik özellikler açısından aralarında fark olmayan; entekavir kullanan 35 ve tenofovir kullanan 20 naiv hastanın, bir yıllık tedavi sonunda antiviral etkinlikleri benzer sapta . . .ndı. Lamivudin direnci saptanan 2 hastada tenofovir monoterapisiyle HBV DNA saptanabilir düzeyin altına indi. İnterferon ve lamivudin ikili tedavi sonrası tenofovir monoterapisine geçilen 14 hastada HBV DNA’nın saptanabilir düzeyin altına inmesi oranı sırasıyla ilk yılda %81, 2. yılda %85’ti. Lamivudin son - rası, adefovir tedavisine geçilen ancak HBV DNA düzeyi 1 yıllık tedavi ile 300 kopya/ml’nin üzerinde olan 5 hastada tenofovir monoterapisine geçildi. 12 ve 24 aylık tedavi sonunda bu hastaların tamamında HBV DNA saptanabilir düzeyin altına indi. Sonuç: Entekavir ve tenofovir; naiv hastalarda antiviral etkinlik, yan etki ve komplians bakımından benzer özelliktedir. Tenofovir, lamivudin dirençli hastalarda yüksek etkinlikte olup ilk seçenek ilaçtır. Lamivudine direnç varlığı tenofovir cevabını et- kilememektedir. Tenofovir monoterapisi; adefovire yanıtsız, suboptimal yanıtlı hastalarda dahi yüksek etkinliktedir. Background and Aims: In this study, patients with chronic hepatitis B, treated in Bülent Ecevit University School of Medicine, Department of Gastroenterology, were evaluated retrospectively with respect to anti - viral efficacy and adverse effects. Materials and Methods: Treatment responses, resistance rates and side effects of 241 patients treated be - tween 2001 and 2010 in the gastroenterology clinic were examined retrospectively. Results: There were no statistically significant differ- ences between 35 naive patients treated with entecavir and 20 naive patients treated with tenofovir regarding demographic characteristics. After a one-year period of treatment, similar antiviral activity was de - tected between these two groups. Two patients who had lamivudine resistance were switched to tenofovir, and their HBV DNA level be - came undetectable. For 14 patients with tenofovir treatment, which followed interferon and lamivudine combination treatment, the ratio of undetectable levels of HBV DNA was 81% at the first year and 85% at the second year. Five patients, treated with adefovir after lamivudine treatment and whose HBV DNA levels reached more than 300 cop - ies/ml following one year with adefovir monotherapy, were switched to tenofovir monotherapy. Following 12 and 24 months’ treatment, HBV DNA levels became undetectable in all five patients. Conclusions: Entecavir and tenofovir are similar in terms of antiviral activity, side effects and compliance in naive patients. Tenofovir is highly effective in lamivudine-resistant patients and should be the first choice in these patients. Lamivudine resistance does not affect the tenofovir treatment response. Tenofovir monotherapy is highly active in the adefovir- refrac - tory or suboptimal response patients Daha fazlası Daha az

Sarılık, akut böbrek yetmezliği ve trombositopenili bir olgu; Weil hastalığı

Aydemir, Selim | Üstündağ, Yücel | Borazan, Ali | Sekitmez, Nedret | Özdemir, Hüseyin

Other | 2004 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi3 ( 1 ) , pp.42 - 45

Leptospirozis dünyada sık görülen bir zoonozdur. Özellikle tropikal bölgelerde daha sık görülmektedir. Ülkemizde görülme sıklığı konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Leptospirozisli hastaların %90’ında hafif sarılıksız form görülürken hastaların yaklaşık % 5-10’unda ateş, sarılık, kanamaya eğilim ve fulminan hepatorenal yetmezlikle seyreden ve Weil hastalığı olarak adlandırılan şiddetli formda görülür. Biz bu olgumuzda direk hiperbilirubinemi, akut böbrek yetmezliği, trombositopeni ile başvuran ve Weil hastalığı tanısı alan hastamızı sunduk. Leptospirosis is a commonly encountered type of zoonosis throughout the world. This infec . . .tion is especially more common in tropical regions. There is insufficient data about its frequency in our country. Though leptospirosis presents with a mild icteric form in nearly 90% of cases, it leads to Weil’s disease characterized by fever, jaundice, tendency to bleeding and fulminant hepatorenal failure in approximately 10% of infected persons. Herein we report a case of Weil's disease, presenting with acute renal failure, jaundice and thrombocytopenia Daha fazlası Daha az

Akut kolestatik hepatit ve ikter tablosu ile seyreden tip 1 otoimmun hepatit olgusu

Zümbül, Meryem | İlikhan, Uygun Sevil | Barut, Figen | Harmandar, Ferda | Üstündağ, Yücel | Aydemir, Selim

Article | 2010 | Akademik Gastroenteroloji Dergisi9 ( 2 ) , pp.78 - 81

Otoimmün hepatit kronik hepatitlerin sık görülmeyen nedenlerindendir, siroz ve karaciğer yetmezliğine ilerleyebilen hepatosellüler nekroz, inflamasyon ve fibrozise neden olabilmektedir. Tip 1 otoimmun hepatit belirgin hipergammaglobulinemi, anti-nükleer antikor ve HLA DR3 veya HLA DR4 pozitifliği ile iliflkili genç kadınlarda görülen klasik formudur. Bu olgularda nadir olarak hepatosellüler hasar ile karakterize akut hepatit fleklinde klinik prezentasyon söz konusudur. Çoğunlukla ise otoimmun hepatitli olgularda hafif aminotransferaz yüksekliği vardır ve çoğunlukla bilirubin ve alkalen fosfataz düzeyleri normaldir. Ciddi hiperbiliru . . .binemi nadirdir. Burada akut kolestatik hepatit, hiperbilirubinemi tablosu ile baflvuran ve klinik takibinde en önde gelen bulgusu ciddi hiperbilirubinemi olan, tip 1 otoimmun hepatit olgusunu sunuyoruz. Genç-orta yafllı bir bayan olguda akut ağrısız ikter tablosu ile karflılaflıldığında, otoimmun hepatit tanısı ayırıcı tanıda akılda tutulmalıdır Autoimmune hepatitis is an uncommon cause of chronic hepatitis, which is characterized by continuing hepatocellular necrosis and inflammation usually with fibrosis in the liver, which can progress to cirrhosis and liver failure. Type 1 autoimmune hepatitis is the classic form occurring in young women associated with marked hyperglobulinemia, circulating anti-nuclear antibodies and HLA DR3 or HLA DR4. Many patients with autoimmune hepatitis have normal serum bilirubin and alkaline phosphatase with only minimal aminotransferase elevations. Severe hyperbilirubinemia is rare. Here, we report an unusual case with severe hyperbilirubinemia as the initial and predominant presentation of autoimmune hepatitis type 1 Daha fazlası Daha az

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yükümlülüklerimiz ve çerez politikamız hakkında bilgi sahibi olmak için alttaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

creativecommons
Bu site altında yer alan tüm kaynaklar Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.
Platforms