Filtreler
Filtreler
Bulunan: 161 Adet 0.001 sn
Koleksiyon [13]
Tam Metin [2]
Yayın Türü [2]
Yazar [20]
Yayın Yılı [17]
Konu Başlıkları [20]
Yayın Dili [3]
Dergi Adı [20]
Estimation of Femoral Head Bone Mineral Density in Hip Fractures of the Elderly

Koyuncu, Bilal | Songür, Murat | Keser, Selçuk | Şahin, Ercan | Sarıkaya, Selda | Bayar, Ahmet | Kaymakçı, Onur

Article | 2016 | Gazi Medical Journal27 ( 1 ) , pp.5 - 7

Amaç: Kalça çevresi kırıklarda tespit veya kalça replasmanı kararı vermek bazen kolay olmayabilir. Tespit sonrası implant yetmezliği ihtimalini azaltmak adına femur başında tespit materyallerinin yerleştirildiği bölgelerin kemik mineral yoğunluğunun bilinmesi faydalı olabilir. Bu çalışmada rutin DEXA ölçümü ile ölçülemeyen femur başı primer kompresif trabekül bölgesinin kemik yoğunluğunu belirlemeyi ve proksimal femurun diğer bölgeleri ile olan ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Yöntemler: Kalça kırığı nedeniyle hemiartroplasti uygulanan 29 hastadan çıkarılan femur başlarının kemik mineral yoğunlukları DEXA yöntemi ile değerlendirild . . .i. Elde edilen ölçümler hastanın sağlam olan diğer kalça DEXA değerleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Ortalama femur başı primer kompresif trabekül bölgesine ait kemik mineral yoğunluğu (PK-KMY) 0.610 ± 11 (g/cm²) olarak belirlendi. Beklendiği üzere elde edilen KMD değerleri proksimal femurda rutin DEXA ölçümü ile değerlendirilen diğer bölgeler (boyun, Ward's ve toplam proksimal femur) ile uyum gözlenirken, en güçlü ilişki boyun bölgesi KMY yoğunlukları ile gözlendi. Kemik mineral yoğunluklarında cinsiyet açısından herhangi bir fark gözlenmedi. Sonuç: Beklendiği üzere primer kompresif trabekül bölgesi kemik mineral yoğunluğu ile en kuvvetlisi boyun ile olmak üzere, Ward's ve toplam proksimal femur kemik mineral yoğunluğu arasında olumlu ilişki gözlendi. Ameliyat öncesi özellikle boyun bölgesi olmak üzere, sağlam kalçanın kemik mineral yoğunluğunun ölçülmesi tespit yapılması planlanan hastalarda erken mekanik yetmezliğin önlenmesi adına faydalı olabilir. Objective: It is usually challenging to decide which hip fractures should be fixed and which should be replaced to avoid fixation failure and revision. Therefore, it may be of benefit to evaluate the bone mineral density of the fixation point of the femoral head preoperatively. In this study we tried to investigate the relationship between the bone mineral density (BMD) of the fixation point of femoral head, which is the primary compressive trabeculation area, and other parts of the proximal femur evaluated routinely during Dual-Energy X-ray absorptiometry (DXA) measurements. Methods: Retrieved femoral heads of 29 patients during hemiarthroplasty for hip fracture were evaluated using DXA. These results were correlated with the DXA measurements of proximal femora of uninvolved hips of patients. Results: Mean BMD values of retrieved femoral head primary compressive trabecular region (PC-BMD) values were 0.610 ± 11 (g/cm²). Although there were significant positive correlation of PC-BMD with neck, Ward's and total proximal femoral region as expected, highest correlation coefficient was calculated at femoral neck region. These results did not differ when patients were regrouped according to uninvolved side BMD values as osteoporotic and osteopenic. There were no difference in both sexes in this relationship between values of PC-BMD, neck BMD, Ward's BMD and total BMD. Conclusion: As expected, a positive relationship was found between PC-BMD values and neck BMD, ward's BMD and total BMD values with neck BMD revealing the highest correlation. Preoperative bone mineral densitometric evaluation of the uninvolved hip, especially the neck region seems to be helpful to evaluate the densitometric status of femoral head to predict early failure when fixation was attempted Daha fazlası Daha az

Faktör V leiden mutasyonu olan mitral valv replasmanlı hastada erken dönemde mitral stuck kapak gelişimi

Büyükateş, Mustafa | Coşkun, Elif

Article | 2014 | Genel Tıp Dergisi24 ( 2 ) , pp.69 - 71

Nefes darlığı sebebi ile kardiyoloji polikliniğine başvuran 52 yaşındaki kadın hastanın hikâyesinde 3 ay önce mitral darlık sebebi ile MVR (mitral valv replasmanı) operasyonu geçirdiği ve Faktör V Leiden homozigot taşıyıcısı olduğu öğrenildi. Antikogulan tedavi rejimi varfarin şeklinde seçilmiş olan hastaya yapılan kardiyolojik muayene ve TTE (transtorasik ekokardiyografi) sonucunda mitral pozisyondaki protez kapak üzerinde gradiyent artışı, kapak hareketlerinde disfonksiyon ve pulmoner hipertansiyon saptandı. Sinef- loroskopi ile mitral pozisyondaki protez kapak liflet hareketlerinin son derece kısıtlandığı gözlenen hastaya erken d . . .önemde gelişen stuck (hareketsiz) mitral kapak nedeniyle acil re-do MVR planlandı. Operasyonda trombotik pannusun kapağın her iki lifletine doğru genişlediği ciddi hareket kısıtlılığı yaptığı görülerek çıkartıldı. Yerine 27 mm St.Jude mekanik biliflet kapak replasmanı yapıldı. Hasta medikal tedavisi ve varfarin terapötik dozu düzenlenerek postoperatif 10. günde taburcu edildi. Olgumuzdaki gibi tromboza eğilimin bilindiği genetik yapıdaki hastalarda protez kapak replasmanı sonrasında etkin antikoagulan tedavi kontrollerinin de sık ve düzenli yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. A 52 years old woman with a history of homozygous factor V leiden mutation and a mitral valve replacement operation 3 mounths ago was referred to the cardiology out-patient clinic with the complaint of dyspnea. The physical examination and transthoracic echocardiography of the warfarin treated patient revealed a pressure gradient over the replaced mitral valve, disfunctional leaflet movements and pulmonary hypertension. An urgent re-do mitral valve replacement operation due to the early stuck mitral valve was planned, as the movements of the replaced mitral valve leaflets were shown to be overtly restricted on cinefluoroscopy. During the operation, the thrombotic pannus causing severe movement disturbance was found to be spread over both of the leaflets on the replaced valve and was removed. A 27 mm St.Jude mechanical bileaflet prosthetic valve was replaced. The patient was discharged on the 10th day of the operation with an appropriate dose of oral anticoagulant therapy. As it is in the present case, we would like to em- phasise that special care must be taken about the laboratory follow-up of the patients, who are known to have genetic predisposition to clotting disturbances, following the valve replacement operation regarding oral anticoagulant therapy Daha fazlası Daha az

Kadında İdiopatik Spontan İstenmeyen Orgazm: Nadir Bir Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi

Karakaş, Hüseyin Buğra | Şenormancı, Ömer | Duksal, Tarık | Mete, Melek Cengiz | Tok, Adem

Article | 2017 | Medeniyet Medical Journal32 ( 2 ) , pp.137 - 140

Cinsel uyarı olmaksızın idiopatik spontan orgazm gerçekleşmesi nadir bir durumdur. Bu durumun, antidepresan veya antipsikotik tedavisi sırasında birçok farklı ilaçla ortaya çıkabileceği belirtil- miştir. Panik bozukluğu ve seksüel disfonksiyon arasındaki iliş- ki ile ilgili tartışmalı bulgular mevcuttur. Bazı çalışmalar, panik bozukluğu hastalarının diğer anksiyete bozuklukları olan hasta- lara kıyasla daha fazla orgazm sorunları yaşadığını ortaya koy- muştur. Bu olgu sunumunda, 34 yaşında kadın hasta idiopatik spontan orgazmlar ve istenmeyen genital uyarılar ile başvurdu. Hasta günde 10-15 kez olan ve bir dk.’da sonlanan spontan or . . .- gazmla sonuçlanan cinsel uyarılma yaşadığını belirtti. Çarpıntı, nefes darlığı, boğulma hissi, uyuşukluk ve ölümden korkma gibi birkaç semptom tarifledi. Medikal öyküsünde mani veya hipoma- ni yoktu. Detaylı incelemede, fizik muayene, rutinler hormonal inceleme, elektroensefalografi (EEG), bilgisayarlı beyin tomog- rafisi yapıldı. Tüm sonuçlar normal sınırlardaydı. Hastaya panik bozukluk tanısı konuldu. Bu hastalık spontan orgazmların başla- masından sonra ortaya çıkmıştı. Paroksetin ile tedavi uygulandı ve dozu kademeli yükseltilerek bir ay sonra 30 mg/güne çıkıldı. Ek tedavi olarak alprazolam 0,5 mg günde iki kez tedavisi başlandı. Kontrolde semptomlar ve önceki tedavi değerlendirildikten sonra alprazolam tedavisi kesildi ve paroksetin 30mg/gün dozunda de- vam edildi. Paroksetin ve alprazolam tedavisiyle spontan orgazm atakları ortadan kayboldu. Seksüel semptomlar ve spontan or- gazm durumları iki ayda yavaş yavaş giderildi. Bu olgu sunumu spontan orgazmların varoluş ve karakteristikleri hakkında cinsel tıp alanında uzmanlaşmış kişiler tarafından daha fazla bilgi edi- nilmesine gerek duyulduğunun üzerinde durmuştur. Idiopathic spontaneous orgasm without sexual arousal is a rare condition that has been indicated to manifest during antidep- ressive or antipsychotic treatment using several different drugs. The relationship between panic disorder and sexual dysfunction is controversial. Some studies have revealed that patients with panic disorder have more orgasmic problems compared to those with other anxiety disorders. In this case presentation, a 34-year- old woman was admitted with idiopathic spontaneous orgasm and unwanted genital sensations. The patient expressed that she experienced sexual arousals resulting in spontaneous orgasm approximately 10-15 times a day which lasted one minute. She described several symptoms, such as palpitations, shortness of breath, smothering, numbness, and fear of dying. There was no medical history of mania or hypomania. An in-depth physical examination, hormonal evaluation, electroencephalography and brain computed tomography scans were performed. All results were within normal limits. She was diagnosed with panic disor- der. The disease had started after spontaneous orgasms started. She was treated with paroxetine, and the dosage was increased gradually to 30 mg/day after 30 days. Additional treatment with 0.5 mg alprazolam twice daily for 30 days led to improvement. After considering her symptoms and prior treatment, we stopped alprazolam and continued paroxetine at daily doses of 30 mg. Spontaneous orgasms and sexual symptoms resolved gradually within 2 months. This case report emphasizes the need to acquire more information on spontaneous orgasm by specialists who are specialized in the field of sexual medicine Daha fazlası Daha az

Tiroglossal kanal kisti zemininde ultrasonografi ile saptanan papiller karsinom: Olgu sunumu

Voyvoda, Nuray | Taşdemir, Nihat

Article | 2010 | Fırat Tıp Dergisi15 ( 3 ) , pp.158 - 159

Klinikte en sık karşılaşılan konjenital boyun kistlerinden biri olan troglossal kanal kistinden %1 oranında malign tümör gelişebilir. En sık görülen malign patoloji tiroidin papiller karsinomasıdır. Tanı genellikle cerrahi sonrası çıkarılan dokunun patolojik incelemesi sonucunda konur. Boyun orta hatta kitle nedeniyle başvuran 38 yaşında bayan hastanın boyun ultrasonografisinde troglossal kanal kistinden kaynaklanan papiller karsinoma gösterilmiştir. Troglossal kanal kistinden gelişen tümörler oldukça nadirdir ve orta hattaki boyun kitlelerinde ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Biz ince iğne aspirasyonu ile sitolojik inceleme sonucu tr . . .oglossal kist içerisinde papiller karsinoma tanısı alan bir olgu tanımladık. Being one of the most common congenital neck masses, thyroglossal duct cyst can give rise to a malignancy in 1% of the cases. Most common malignant pathology found in this rare entity is papillary carcinoma. Diagnosis in commonly made after pathologic examination of the surgical specimen. A 38 year-old woman presented to the clinic with an asymptomatic anterior midline neck mass. A cervical ultrasound showed papillary carcinoma evolving from a thyroglossal duct cyst. Malignancy within a thyroglossal duct cyst is very rare but should be considered in the differential diagnosis of a midline neck mass. We described a case of Thyroglossal Duct Cyst in which fine needle aspiration cytological study established pre-sence of papillary carcinoma Daha fazlası Daha az

Kömür madeni işçilerinde plazma antikoagülan protein düzeyleri ve trombin zamanının değerlendirilmesi

Gürel, Ahmet | Armutçu, Ferah | Ünalacak, Murat | Özeren, Ali | Aydın, Mustafa | Demircan, Nejat

Article | 2004 | Türkiye Klinikleri Tıp Bilimleri Dergisi24 ( 2 ) , pp.125 - 129

Amaç: Bu çalışma kömür tozuna maruz kalan işçilerde doğal antikoagülan proteinler olan protein C, protein S ve antitrombin III düzeyleri ile trombin zamanındaki değişiklikleri araştırmak amacı ile planlandı. Kömür tozu fibroblast proliferasyonunu, ekstrasellüler matriks sentezini ve proinflamatuar faktörlerin sekresyonunu artırmaktadır. Bu nedenle kömür tozunun etkisi sadece akciğer dokusu ile sınırlı kalmamakta, birçok sistemi de etkilemektedir. Özellikle IL-6 ve TNF-$alpha$ miktarında artışa neden olması koagülasyon sisteminde değişikliğe neden olabileceğini düşündürmektedir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada kömür madeninde çalışan 3 . . .4 erkek çalışma grubu ve kömür madeninde çalışmayan 32 erkek kontrol grubu olarak alındı. Her iki grupta alınan kan örneklerinden protein C, protein S ve antitrombin III düzeyleri ve trombin zamanı çalışıldı. Bulgular: İşçi grubu plazma protein C, protein S ve antitrombin III düzeyi kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulunurken trombin zamanı anlamlı derecede yüksekti ( Daha fazlası Daha az

Mirtazapin intoksikasyonunda intravenöz lipid kullanımı

Yurtlu, Bülent Serhan | Hancı, Volkan | Akın, Mehmet | Özkoçak, Isıl Turan

Article | 2015 | Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi55 ( 1 ) , pp.58 - 60

İntoksikasyon tablosuyla acil servislere getirilen hastalar arasında antidepresan ve antipsikotik gruplardan ilaç alınımına sık rastlanır. İntoksikasyon nedeniyle tedavi altına alınan hastalarda ilgili ilaç veya kimyasal ile özel bir antidot mevcut değilse güncel tedavi çoğunlukla destek tedavisidir. Bu yazıda mirtazepin adlı antidepresan alımı sonrasında verilen destek tedavisine rağmen genel durumu bozulan bir hastada uygulanan intravenöz lipid tedavisi sunulmaktadır. Drug intake from antidepressant and antiphychotic groups are observed frequently within the patients brought to emergency departments in intoxication clinic. In thos . . .e patients who are treated for intoxication, main therapy is supportive in most of the cases if there isn’t any special antidote for the drug or chemical. In this manuscript, intravenous lipid therapy is presented in patient whose general condition was worsened in spite of supportive therapy after intake of antidepressant, mirtazapine Daha fazlası Daha az

Adriyamisin Sıçan/Fare Modeli Ve Embriyolojide Önemi

Uz, Yeşim Hülya | Kızılay, Gülnur | Akpolat, Meryem | Topçu, Yeter Tarladaçalışır | Sapmaz, Melike Metin

Article | 2012 | Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi14 ( 2 ) , pp.51 - 56

Adriyamisinin teratojenik etkisi ile oluşturulan sıçan ve fare modelleri; güvenilir, kolaylıkla uygulanabilen ve insanlarda VACTERL birlikteliğinde görülen anomalilere benzer oluşabilen bir dizi konjenital anomalinin embriyolojik ve moleküler biyolojik olarak araştırılmasına olanak veren modellerdir. Adriyamisinin VACTERL birlikteliğinde görülen konjenital anomalileri oluşturma mekanizması henüz tam olarak açıklanamamıştır. Bu modellerle yapılan araştırmalarda özellikle anormal notokord morfolojisi üzerinde durulmuş ve embriyo gelişiminde notokordun rolünün ve öneminin anlaşılmasına ışık tutmuştur. Ayrıca hatalı Sonic hedgehog (Shh) . . . sinyal yolu da üzerinde durulan diğer mekanizmayı oluşturmaktadır. Bu derlemede, adriyamisin sıçan ve fare modelleri ile bu modellerin VACTERL birlikteliğinde görülen konjenital anomaliler üzerine etkisinin, güncel literatür bilgileri ışığında ele alınması amaçlanmıştır. Rat and mouse models induced by the teratogenic effect of adriamycin are reliable and easly reproducible methods of studying the embryology and molecular biology of a range of complex congenital anomalies similar to those seen in humans with VACTERL association. The mechanism by which adriamycin produces the congenital anomalies found in the VACTERL association is not yet clear. Studies with these models have focused on mainly abnormal notochord morphology, shedding more light on the important role of this structure in the developing embryo. Morover, defective Shh signaling pathway is another emphasized mechanism. This review aims to discuss adriamycin rat and mouse models and their impact on congenital anomalies similar to those seen in humans with VACTERL association, in the light of current literature data Daha fazlası Daha az

Anestezi ve reanimasyon uzmanının yasal sorumlulukları: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun getirdiği yükümlülükler

Hancı, Volkan | Acar, Kemalettin | Işıl, Turan Özkoçak

Article | 2012 | Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi52 ( 2 ) , pp.94 - 103

Günümüzde hekimlerin sanatlarını uygularken, sadece en güncel tıbbi bilgi becerileri takip etmeleri ve edinmeleri yeterli değildir. Tıp uygulamaları nın diğer dayanakları olan tıp hukuku ve tıbbi etik de, mesleğimizin uygulanması sırasında belirleyici olmaktadır. Tıbbi uygulamalarımız sırasında hukuksal sorunlarla karşı karşıya kalınmaması için tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına, anestezi ve reanimasyon alanında belirlenmiş olan standart uygulamalara uygun hareket edilmesinin yanı nda, hekimlik mesleğinin etik değerlerine uyulması ve mesleğimiz ile ilgili mevzuatın bilinmesi de önem taşımaktadır. Tüm toplumlarda, t . . .oplumu ve toplum düzenini korumak amacıyla “ceza” adı verilen yaptırım sistemleri uygulanır. Ceza; işlendiği nesnel olarak kanıtlanmış bir suçun karşı lığı olarak uygulanır. Sadece suçu işleyenlere yöneliktir. Yargısal bir kararla hükmedilir. Yasal düzenlemelerle belirlenebilir. Türkiye’de suçlar ve bunların cezaları, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren, 5237 numaralı yeni Türk Ceza Kanunu (TCK) ile düzenlenmektedir. 5237 numaralı TCK’nın 4. maddesi ile “kanunları bilmemenin mazeret sayılmayacağı” açık ve net olarak belirtilmiştir. Hekimler tıbbi uygulaması sı- rasında “mesleki acemilik-yetersizlik”, “dikkatsizlik”, “tedbirsizlik”, “özen eksikliği” veya “talimatlara uymamak” gibi nedenlerle hastaya zarar verebilir. Hekimler bu durumda yasal olarak “kusurlu” sayı labilirler. Dolayısıyla tüm hekimler, mesleği ile ilgili hukuksal, yasal ve cezai sorumlulukları; bu sorumluluklar dışına çıkması halinde uygulanabilecek yaptırımların neler oldu- ğunu bilmelidir. Yazımızda 5237 numaralı Yeni Türk Ceza kanununu getirdiği yükümlülükler ışığında Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanının yasal sorumlulukları özetlenecektir. In our day, it is not enough for doctors to merely follow and obtain the latest medical knowledge and skills while they perform their art. Other bases of medical practice, medical law and medical ethics, are also determinants in the profession. In addition to complying with the generally accepted principles and rules of medicine and the standard implementations of anesthesia and reanimation, it is of primary importance for doctors so as not to come face to face with legal issues during medical practice to also follow the ethical values of the profession and be informed about the relevant laws. All societies is applied the sanctions system, wich called “penalty”, because of maintain order communities and society. Criminal business objective as is a proven crime shall be implemented as money. Process is aimed at crime only. A judicial decision is dominating. Law and may be determined by law Crime and punishment in Turkey is organized by the new Turkish Penal Code (TPC) number 5237, since the 1st June 2005. 4th articles in penal code of 5237 was stated “an excuse for not knowing the law is being considered”, open and clearly. Physicians may be harm the patient such as “professional ineptitude-deficiency”, “careless”, “imprudence,” or “lack of care” in their medical practice. Physicians can be considered legally “defective” in this case. Therefore, all physicians should be aware of, about the legal profession, legal and criminal responsibility and what sanctions this responsibility can be applied in case of out order. This article summarizes the legal responsibilities of Anesthesia and Reanimation experts in light of the New Turkish Penal Code No. 5237 Daha fazlası Daha az

Subakut ve subkronik formaldehide maruz bırakılmış sıçanların akciğer dokusunda CAT, SOD, ADA, XO aktiviteleri ile MDA ve NO düzeyleri

Songur, Ahmet | Söğüt, Sadık | Özen, Oğuz Aslan | Yılmaz, H. Ramazan | Özyurt, Hüseyin

Article | 2004 | Tıp Araştırmaları Dergisi2 ( 3 ) , pp.31 - 36

Amaç: Formaldehit (FA) irrite edici ve zehirli bir gazdır. Aldehit ailesinin en önemli üyesidir. FA anatomi, patoloji ve histoloji laboratuvarlarinda tahnit ve dezenfeksiyon işlemlerinde kullanılır. Bu çalışmada, subakut ve subkronik periyotlarda solunan FA'in akciğer dokusu enzim aktiviteleri ile MDA ve NO düzeylerine etkileri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: 60 adet erkek sıçan herbirinde 10 sıçan olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Sıçanlar subakut (4 hafta) ve subkronik (13 hafta) olarak 0, 10 ve 20 ppm dozunda formaldehit gazına maruz bırakıldı Deneylerin sonunda sıçanlara eter anestezisi yapılarak dekapite edildi ve akciğer dokuları . . . çıkarıldı. Homojenize edilerek biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Bulgular: Akciğer dokusunda total SOD, CAT ADA, XO aktiviteleri ile MDA ve NO seviyeleri ölçüldü. Kontrol grubuna göre, subakut 10 ppm grubunda, SOD aktivitesinde anlamlı bir azalma saptandı. Subakut 20 ppm grubunda, CAT ve SOD aktivitelerinde belirgin bir azalma, MDA ve NOdüzeylerinde ise anlamlı bir artış vardı. Subkronik 10 ve 20 ppm gruplarında XO aktivitelerinde ve subkronik 20 ppm grubunda ise MDA ile NO seviyelerinde anlamlı artma tespit edildi. Sonuç: Sıçanların inhalasyon yoluyla formaldehite maruz bırakılması akciğerin enzimatik antioksidan sistemini olumsuz yönde etkilemektedir. MDA düzeylerinde ki artış, FA dozunun lipit peroksidasyonu üzerinde ve NO düzeylerindeki artış da, FA maruziyet süresinin oksidatif stres üzerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Purpose: Formaldehyde (FA) is an irritating and toxic gas. It is the most important member of aldehydes. FA is used in anatomy, pathology and histology laboratories, embalming and deselection procedures. The aim of this study is to investigate the effect of FA on the activities of the lung enzymes and MDA and NO levels in lung tissues exposed to subacute and subchronic FA inhalation. Methods: Sixty male rats were divided into six groups each included ten rats. The rats exposed to subacute (4 weeks) and subchronic (13 weeks) 0,10, 20 ppm FA. At the end of the exposure period, rats were decapitated under ether anesthesia. The lung tissues were extracted and homogenized and used in biochemical analyses. Results: The total activities of superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT), adenosine deaminase (ADA), xanthine oxidase (XO) and levels of MDA, NO in lung tissue were measured. A significant decrease in SOD activity was found in subacute 10 ppm group compared to control group. There was a significant decrease in CAT and SOD activities in subacute 20 ppm group and significant increase in MDA and NO levels was found. We found significant XO activity increase at subchronic 10 and 20 ppm groups. Conclusion: We suggest that enzymatic antioxidant system of rat lungs were affected adversely from inhalation of FA. MDA levels suggests the importance of FA dosage on lipid peroxidation and NO levels suggests the importance of. FA exposure period on oxidative stress of lung tissue Daha fazlası Daha az

Prognostic factors for survival in adult patients with grade II glial tumors

Onder, Hatice | Kanyilmaz, Gul | Aktan, Meryem | Karahacioglu, Eray

Article | 2018 | Turgut Özal Tıp Merkezi Dergisi25 ( 1 ) , pp.105 - 111

Aim: To investigate survival results of patients with low grade gliomas (LGGs) and to evaluate the predictive role of clinico-pathologic prognostic factors on survival.Material and Methods: Between 2003 and 2014, the adult patients with Grade II glial tumors were evaluated retrospectively. Several variables were investigated to find prognostic factors related with the overall survival (OS) and progression-free survival (PFS).Results: This study involved in 124 patients with median 40 months follow up. The average OS for the all patients was 7.8 years. 2-, 5- and 10- year OS ratios were 91%, 73% and 55%, respectively. Patients with l . . .ow pignatti risk score had a longer OS than high pignatti risk score (p=0.01). Patients with seizure had a better OS (p=0.03). Patients with biopsy/partial resection had a poorer OS (p=0.02). Patients with residue after initial surgery had a worse OS (p=0.03). If the patients had recurrence or progression, the patients had poorer OS (p=0.01). Tumor with malignant transformation (p=0.01) and glioblastoma subtype after second surgery (p=0.003) had a poorer OS. The Pignatti risk score and seizure were the independent prognostic factors for PFS.Conclusion: The extent of surgery and recurrence or progression of Grade II glioma were the independent prognostic factors for OS. The Pignatti risk score and seizure were the independent prognostic factors for PFS. Aim: To investigate survival results of patients with low grade gliomas (LGGs) and to evaluate the predictive role of clinico-pathologic prognostic factors on survival.Material and Methods: Between 2003 and 2014, the adult patients with Grade II glial tumors were evaluated retrospectively. Several variables were investigated to find prognostic factors related with the overall survival (OS) and progression-free survival (PFS).Results: This study involved in 124 patients with median 40 months follow up. The average OS for the all patients was 7.8 years. 2-, 5- and 10- year OS ratios were 91%, 73% and 55%, respectively. Patients with low pignatti risk score had a longer OS than high pignatti risk score (p=0.01). Patients with seizure had a better OS (p=0.03). Patients with biopsy/partial resection had a poorer OS (p=0.02). Patients with residue after initial surgery had a worse OS (p=0.03). If the patients had recurrence or progression, the patients had poorer OS (p=0.01). Tumor with malignant transformation (p=0.01) and glioblastoma subtype after second surgery (p=0.003) had a poorer OS. The Pignatti risk score and seizure were the independent prognostic factors for PFS.Conclusion: The extent of surgery and recurrence or progression of Grade II glioma were the independent prognostic factors for OS. The Pignatti risk score and seizure were the independent prognostic factors for PFS Daha fazlası Daha az

Radial Sinir Nöropatilerinin Retrospektif Değerlendirilmesi

Demiryürek, Bekir Enes | Emre, Ufuk | Demirel, Esra Acıman | Taşçılar, F Nida | Atasoy, H Tuğrul | Ortancıl, Özgür | Korucu, Osman

Article | 2015 | İstanbul Medical Journal16 ( 3 ) , pp.116 - 118

Amaç: Radial sinir nöropatisi, farklı etyolojik nedenlere bağlı gelişen üst ekstremite tuzak nöropatileri arasında daha az oranda görülen bir nöropatidir. Biz bu çalışmada elektromiyografi (EMG) laboratuarımıza radial sinir nöropati tanısı ile yönlendirilen olguların retrospektif olarak değerlendirilmesini amaçladık. Yöntemler: Çalışmada 2004-2013 tarihleri arasında radial sinir lezyonu tanısı ile EMG laboratuarımıza yönlendirilen 41 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 41 hasta dahil edildi. Hastaların 36'sı erkek (%87,8), 5'i kadın (%12,2), yaş ortalamaları 42,36±15,21 idi. Sırasıyla hastaların %39 . . .'u Ortopedi, %34,1'i Nöroloji, %24,4'ü FTR, %2,4'ü ise Plastik ve Rekonstriktif Cerrahi bölümleri tarafından laboratuarımıza yönlendirilmişti. Etyolojik nedenlerle, sinirin hasarlanma şekli arasındaki ilişkiye bakıldığında, humerus ve radius kırığının en sık düşme sonrası meydana geldiği gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak, radial sinir lezyonuna yol açan etyolojik nedenlerin çe- şitliliği dikkat çekicidir. Erkek hastalarda sıklığın daha fazla olması travma ve iş kazası gibi faktörlerin bu cinsiyette daha yaygın görülmesi ile ilgili olabilir. Radial sinir nöropatisi tanı ve takibinde elektrofizyolojik inceleme değerli katkılar sağlayabilir.Hastaların EMG sonuçları değerlendirildiğinde, en yüksek oranı %34,1 ile radial sinirin spiral olukta triceps kası sonrası aksonal lezyonu ile uyumlu bulgular oluşturmaktaydı. Hastaların ortalama iyileşme süreleri, hastaların kontrole gelmemesi ve bazı hastaların dış merkez sevkleri ile gelmiş olmaları nedeni ile kayıt edilemedi. Telefonla ulaşılabilen 10 hastanın 5'i tam düzelme olduğu, diğer 5 hastada düzelme olmadığı kaydedildi. Conclusion: Therefore, the variety of etiological factors leading to the radial nerve lesions is remarkable. The higher incidence in male patients may be as- sociated with more common factors such as trauma and work accidents in this gender. The electrophysiological examinations can provide valuable contribu- tions to the diagnosis and follow-up of radial nerve neuropathy. On examin- ing the EMG results of patients, the findings consistent with axonal lesion of radial nerve in the spiral grove after the triceps muscle were the most common (34.1%). The average recovery time of the patients could not be recorded be- cause of the referred patients from other centers and the lack of control visits of the patients. It was found that five of the 10 patients contacted by phone had complete recovery, and there was no recovery in the other five patients Daha fazlası Daha az

Nervus suralis'in unilateral varyasyonu: Bir kadavra çalışması

Barut, Çağatay | Kaçar, Dündar

Article | 2013 | Genel Tıp Dergisi23 ( 2 ) , pp.50 - 52

Bu çalışmada formalin ile fikse edilmiş beyaz, erişkin bir kadın kadavrada sağ bacak arka bölgesinin diseksiyonu sırasında n. suralis yapısının fossa poplitea'nın alt sınırının 10.55 mm aşağısında oluştuğunu tespit ettik (Şekil 1, 'E' transvers hattı). Çalışmamızda bacak topografisi ile ilgili mesafeler ve sinir uzunlukları 0,01 mm hassasiyeti olan dijital bir kumpas kullanılarak ölçülmüştür. Konunun daha kolay anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla diseksiyon sahası fotoğraf üzerinde şematize edilerek anatomik lokalizasyonlar işaretlenmiştir (Şekil 1) We identified a superiorly located sural nerve formation 10.55 mm under the poplite . . .al fossa of right sural nerve during the dissection of right volar surface in a white adult female cadaver. Examining the leg, the digital caliper length of lateral sural cutaneous nerve originating from common fibular nerve was 11.76 mm and medial sural cutaneous nerve branching from tibial nerve was 13.88 mm. We identified that medial sural cutaneous nerve, normally branching from between the two heads of gastrocnemius muscle, branches at a superior region, in the lower margin of popliteal fossa. This is a single-sided variation in which sural nerve forms superiorly. Clinically, these types of variations are vital in diagnostic invasive interventions, angiographic applications and treatment surgeries of the region Daha fazlası Daha az

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında yükümlülüklerimiz ve çerez politikamız hakkında bilgi sahibi olmak için alttaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

creativecommons
Bu site altında yer alan tüm kaynaklar Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.
Platforms